• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
    • http://www.hocvanhabergazetesi.com
    • Bu alana bir metin ekleyebilir ve özelliklerini ayarlayabilirsiniz.
    • http://www.hocvanhabergazetesi.com
    • Bu alana bir metin ekleyebilir ve özelliklerini ayarlayabilirsiniz.
    • http://www.hocvanhabergazetesi.com
    • Bu alana bir metin ekleyebilir ve özelliklerini ayarlayabilirsiniz.
    • http://www.hocvanhabergazetesi.com
    • Bu alana bir metin ekleyebilir ve özelliklerini ayarlayabilirsiniz.
    • http://www.hocvanhabergazetesi.com
    • Bu alana bir metin ekleyebilir ve özelliklerini ayarlayabilirsiniz.
    • http://www.hocvanhabergazetesi.com
    • Bu alana bir metin ekleyebilir ve özelliklerini ayarlayabilirsiniz.
    • HOÇVAN/XWEŞVAN
    • http://www.hocvanhabergazetesi.com
    • http://www.hocvanhabergazetesi.com
    • Bu alana bir metin ekleyebilir ve özelliklerini ayarlayabilirsiniz.
    • http://www.hocvanhabergazetesi.com
    • Çîyayê Şano/Mozirgana Zozanan
    • http://www.hocvanhabergazetesi.com
    • Bu alana bir metin ekleyebilir ve özelliklerini ayarlayabilirsiniz.
    • Hoçvan HABER Gazetesi
    • http://www.hocvanhabergazetesi.com
    • http://www.hocvanhabergazetesi.com
    • Bu alana bir metin ekleyebilir ve özelliklerini ayarlayabilirsiniz.
    • HOÇVAN HASKÖY
    • http://www.hocvanhabergazetesi
    • http://www.hocvanhabergazetesi.com
    • Hoçvan HABER Gazetesi
    • http://www.hocvanhabergazetesi.com
    • Yayın Yönetmeni: Kerem Atbaş
Üyelik Girişi

Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar3.87653.8921
Euro4.57284.5911
Hava Durumu
Anlık
Yarın
10° -2°

Şeyh Said ve İsyanı 2

Şeyh Said ve İsyanı 2

Ahmet KAHRAMAN
Güncellenme : 01.07.2012 05:18

Ankara’nın erken taarruzu, Kürt hareketine hazırlıksız anda baskındı. Şeyh Said’in yoluna çıkılıyor, önü kesilip, tuzağa çekiliyor, henüz hesapta olmayan, planlaması da yapılmamış isyan erken patlatılıyordu...


Kürdistan isyana kalkıyor

Ankara rejimi, 1924 yılının son aylarında harekete geçiyor, Azadi’nin üç önemli ismi Yusuf Ziya ve Albay Halit Bey ile Mutkili Hacı Musa başta olmak üzere, lider konumundaki birçok kişiyi tutuklayıp, Bitlis hapishanesine koyuyordu. Halkın galeyanından çekinildiği için, Şeyh Said tutuklanmıyor, bunun yerine ifadesine başvurulmak üzere Bitlis’e davet ediliyordu.

Şeyh Said kar ve kış havasında Bitlis’e yaya gitmesinin zorluğunu öne sürünce, ısrarcı olunmuyor, Hınıs’ta ifadesi alınıyor, ancak evinde yakın takip altında tutuluyordu. Şeyh, çemberin giderek daraldığını, onu evinden alıp tutuklayacaklarını hissedince, şubat ayında Kolhisar köyünden ayrılıyor, konaklaya konaklaya, daha sonra adı Dicle olarak değiştirilip, Diyabakır’a bağlı ilçeye dönüştürülen Piran köyünde oturan kardeşi Abdurrahim’e konuk oluyordu.

Şeyh, Kolhisar’dan yola çıkarken, Türk devletinin gözle görülür biçimde, yakın takibi altındaydı. Gerginlik, açıktan açığa seziliyordu. O nedenle, bazıları silahlı sevenleri güvenliği için, menzilden menzile ona eşlik ediyordu. Piran’a vardığında, yanında 300 kişiye yakın bir kalabalık bulunuyordu.

Uğur Mumcu, “Kürt-İslam Ayaklanması” adındaki kitabında, Teğmen Mustafa ve Teğmen Hasan Hüsnü komutasındaki bir askeri birliğin, güvenliği için Şeyh’e eşlik edenler arasında bulunan 6 asker kaçağını yakalamak amacıyla, 13 Şubat 1925 günü Piran köyünü sardığını yazıyor ve devam ediyor:

“Evin sarıldığını gören Şeyh Said, jandarma teğmenlerine haber göndermişti: ‘İstediğiniz insanlar, benim yanımdadır. Şimdi bunları yakalarsanız benim şerefim ve haysiyetimi çiğnemiş olursunuz.’”

İki subayın komutasındaki askeri birliğin köyü kuşatması, Şeyh’in kaldığı evi sarması, inceden inceye düzenlenmiş bir planın parçasıydı. Dönemin içinde ve içinde olmadığı olayları da “içeriden öğrenen” adamı Behçet Cemal de bunu doğruluyor. Amaç, Şeyh’in, Kürt geleneğinden kaynaklanan duyarlı damarına basmak, onurunu incitip sert tepki göstermesini sağlamak ve bu gerekçeyle tutuklamaktı.

Çünkü, Kürt geleneğinde hiç kimse yanında, himayesinde bulunan kişiyi, düşmanca tavırlı karşıtına teslim etmiyordu. Böylesi bir istek bile onur kırıcıydı. Şeyh’in, “onları tutuklarsanız şerefim, onurum çiğnenir” demesi bundandı.

Şeyh’in amaçlarını boşa çıkarmak için çırpınırken, “ben köyden çıkıp gideyim, sonra ne yaparsanız yapın” ricası da havada kalıyor, subaylar “hemen şimdi” diye direniyorlardı.

İsmet İnönü’nün damadı Metin Toker, “Şeyh Said İsyanı” adındaki kitabında, tartışmanın sertleşmesi üzerine Şeyh’in kardeşi Abdurrahim’in subaylara silah doğrulttuğunu, bu arada ilk tüfek patlamasını çatışmanın izlediğini, birkaç askerin öldüğünü, ötekilerin kaçtığını yazıyor.

Şeyh Said’in yolu kesiliyor  

Olay, bir bakıma Ankara’nın erken taarruzu, Kürt hareketine hazırlıksız anda baskındı. Şeyh Said’in yoluna çıkılıyor, önü kesilip, tuzağa çekiliyor, henüz hesapta olmayan, planlaması da yapılmamış isyan erken patlatılıyordu...

Çünkü, Kürtler daha yeni yeni örgütleniyordu. Bazı bölgelerle temasa bile geçilmemiş, savaşçı tedariki yapılmamıştı. Şeyh Said’in hiçbir askerlik ve savaş deneyimi yoktu.

Bir bakıma lider tuzağa çekilmiş ve kurşun namludan çıkmış, yankısı yayılmıştı.

Şeyh Said, beklenmedik bir anda patlamanın ortasında kalmıştı. Yürümekten başka yapılacak bir şey yoktu.

Şeyh Said, öğle vakti Piran’dan, o zaman il olan Genç yönüne hareket ederken haberciler dört yana at sürüyor, Kürtlere “ayağa kalkın” çağrıları yapıyordu. Şeyh, Genç’e vardığında telgraf telleri kesilmiş, merkezle bağlantılar kesilmiş, yanındaki insan sayısı da binleri bulmuştu.

Genç’in ele geçirilmesi kolay, zaiyatsız oldu.

Şeyh Said, bu arada yakın çalışma arkadaşlarıyla, isyanı yayma stratejisini çizmiş, doğu ve batı cepheleri kurulmuştu.

İsyan yayılıyordu. Ama isyancıların çoğu silahsızdı. Türk ordusundan ele geçirilen silahları kullanmasını bilenlerin sayısı da azdı. Kullanmasını bilen olmadığı için ele geçirilen toplar, hatta makineli tüfekler, imha ediliyordu.

Bu arada Lice cephesinde bir Türk Alayı bozguna uğratılmış, şehir zapt edilmiş, Hani de ele geçirilmişti. Doğu cephesindeki isyancılar, Varto’yu ele geçirdikten sonra Erzurum üstüne yürüme hazırlığına başlamıştı...

Batıda Elazığ alınmış, merkezi yöneten Şeyh Said de Diyarbakır’ın üstüne yürümüştü.

‘Gericilik’ suçlaması

Ankara’da yönetim seferberlik ilan etmiş, Cumhurbaşkanı Atatürk, bu arada Başbakan Fethi Okyar’ı görevden alıp, yerine sertlik yanlısı İsmet İnönü’yü atamıştı.

İnönü, ilk iş olarak basına gönderdiği bir genelgeyle, isyanın ulusal hareket olarak gösterilmemesini istiyordu. Başbakan, dış dünyadaki etkisi, dolayısıyla  milli çıkarlar açısından olayın, dinsel kimlikle yansıtılmasında yarar görüldüğünü belirtiyordu.

Çünkü batı dünyası Sultanlık ve Hilafet’ten nefret ediyordu. Kürt hareketi, Sultanı ve Halifeliği geri getirme amaçlı gösterilirse, ilgi duyan varsa bile desteğini çekecekti.

Türk basını genelgeden sonra, Şeyh Said’i “gerici”, isyanı da Sultan ve Hilafeti geri getirme amaçlı olarak göstermeye, nitelemeye başladı.

İsmet İnönü’nün basına verdiği emir, aradan yüz yıla yakın zaman geçmesine rağmen, hâlâ resmi görüş ve Türk resmi tarihinde isyanın gerekçesiydi.

Öte yandan hükümet, Kürt isyanını bahane ederek, Takriri Sükun Kanunu’nu yürürlüğe koymuş, tutuklama ve kapatma cezalarıyla basını kontrol altına almış, muhalif sesleri susturmuştu.

2002 yılında iktidara gelen AKP, “terörle mücadele” yasasıyla, bu yolu başka türlü hayata geçirecek, Kürtleri kıskaç altına almanın yanında, basın ve televizyonları baskı kıskacında sıkıştırmış, muhalefeti geniş ölçüde susturmuştu.

Resmi görüşe göre Britanya yardımı

Kürt ayaklanması başladıktan sonra, yönetici ağızlar ve denetim altındaki basın, Britanya devletini Kürtlerin ardındaki destek güç olarak ortaya atmıştı. Basın, Kürtlerin Britanya’dan, kısmen de Fransızlardan destek aldığını öne sürüyor, bu konuda devletten gelen verileri yayımlıyorlardı.

Çünkü, Britanya, kamuoyunun alışkın olduğu, ezberi sürekli tazelenen bir düşmadı. Osmanlı devleti Almanya’nın eksenine girip, ordunun yönetimini de generallerinin yönetimine verdiğinden beri, bu böyleydi. İttihatçılar da, Almanların düşman gözüyle gördükler Britanya’yı her olaydan sorumlu tutuyordu.

Ayrıca Britanya, Almanya-Osmanlı ittifakina karşı son büyük savaşta lider ülkeydi. O nedenle, halkın nefreti tazeydi. Olayları dış etkenlere bağlarken, en kolay suçlanacak ülke Britanya’ydı.

Türk basını bir merkezden emir almışçasına Kürt isyanında İngiliz parmağını arıyor, onun hayali kışkırtma ve olmayan yardımlarını işliyordu.

Oysa, Britanya dört yıl önce Ortadoğu yapılandırılırken TC’nin de haritasını çizen güçtü. Ayrıca, isyancılara karşı fiilen TC’yi destekliyordu.

Nitekim, güney Kürtleri (Barzani) Şeyh Said’e destek vermek için hareketlendiğinde, Britanya ordusu yolunu kesmiş, uçaklarla bombalayarak geri püskürtmüş, yardımı engellemişti.

Suriye’yi kontrol altında bulunduran Fransızlar da, TC’ye silah yardımı yapmış, ayrıca demir yolunu askeri nakliyat için tahsis etmişti.

Diyarbakır muhasarası ve Şeyh’in esir alınması

Diyarbakır muhasarası günlerce sürdü. Toplar, makineli tüfeklerle tahkim edilmiş Türk ordusu surların gerisinde mevzilenmişti.

İsyancıların ele geçirdikleri silahlar yetersiz, insan gücü eğitimsiz ve dağınıktı. Top ve makinalı tüfeklerin yol açtığı zaiyat büyüktü.

İsyancılardan bir grup, 7 Mart 1925 gecesi açılan mazgallar, kazdıkları tünellerden iç kaleye girmeyi başardılar. Fakat ağır silahların ateşi karşısında tutunamadılar.

Son büyük taarruz, 8 Mart’ta yapıldı. Ancak büyük kayıplara rağmen, surlar ele geçirilemeyince Şeyh Said, kurmaylarıyla yaptığı toplantının ardından, topyekün isyana hazırlanmak üzere, çekilme emri verdi.

Eğitilip, disipline edilmiş birlikler, örgütlü topluluk ve lider kadroları olmadan başarı imkansızdı. İsyancılar dağılıp, köylerine dönebilirlerdi.

Şeyh Said, Diyarbakır’dan ayrıldıktan sonra Lice üzerinden Solhan’a geçti. Binbaşı Kasım’ı, doğu cephesinin de komutanı olan damadı Şeyh Abdullah’ın yanında gördü. Abdullah, Kasım’ın kendilerine katıldığını ve Varto’nun ele geçirilmesinde katkı sunduğunu söyleyerek, Şeyh’e güven verince, bulunmasında sakınca görmedi.

Kasım, aileden biri havalarında Şeyh’e sadık görünüyordu.

Şeyh, bu arada Muşlu Nuh Bey’in bölgesine gitmeyi, gerekirse oradan İran’a geçme kararını burada açıkladı. Yola çıkarken Kasım, onu esirgeyen havalarda Murat Nehri’nin bu mevsimde kar sularıyla kabarık olduğunu, dolayısıyla Muş Ovası’nda geçişin mümkün olmadığını söyleyerek, daha uzun olan yoldan Şerevdin dağlarını aşıp, Varto yakınlarındaki Çarbühür köyünde Abdurrahman Paşa Köprüsü’nde nehri geçmeyi öneriyor, ayrıntılı bilgiyle Şeyh Said’i ikna ediyordu.

Şeyh kalabalık bir atlı grubuyla, Şerevdin dağlarını geçip, Varto yüzüne varıyordu. Yanındaki atlılar arasında, Kasım’ın akrabaları da vardı. Ama hepsi sadık görünüyordu.

Kasım, Diyarbakır İstiklal Mahkemesi’nde, Şeyh Said’i nasıl tuzağa çekip, 15 Nisan 1925 tarihinde esir aldığını şöyle anlatıyordu:

“Ona Çarbühür’ü geçince, ilerde artık asker olmadığını, dolayısıyla kurtulacağını söyledim. Abdurrahman Paşa Köprüsü üzerine gelmiştik. Atlılar nehirden geçiyorlardı. Geçmemelerini söyledim. Dinlemediler. Kardeşim Reşit, akrabalarımdan Timur, Ahmet, Kargapazarlı Mehmet Reşit ve Şerifoğlu ile Halit’e hemen ateş açtırdım. Yüze yakın mermi atıldı. Atlıların hepsi kaçtı. Şeyh Said’i köprünün ayağı yanında yakaladık. Şafak yeni açmıştı. Varto’ya gelmeyeceğini, istersem kendisini öldürebileceğimi söyledi. Gideceği cevabı verdim. Osman Paşa’ya tezkere yazarak, müfreze istedim.”

Binbaşı Kasım, Şeyh’in bacanağıydı. Şeyh’i teslim aldıktan sonra, çağırdığı askeri birliğe teslim ediyordu.

Ankara yönetimi, Binbaşı Kasım ve adamlarının hizmetini yok sayıp, başarıyı ordunun hanesine yazıyor, askerlerin çarpışarak Şeyh Said’i yakaladığını zafer olarak açıklıyor, resmi tarihe de böyle not düşüyordu.

Diyarbakır’da zafer şenliği

Şeyh Said, Varto’da sorgulandıktan sonra, yargılanmak üzere, bir askeri birliğin koruması altında ve gizlilik içinde, yargılanmak üzere ata bindirilerek Diyarbakır’a doğru yola çıkarılmıştı. 5 Mayıs 1925 günü Diyarbakır’a varışı zafer şenliğiyle kutlanıyordu.

Şeyh’in, at üstünde geçirildiği sokaklar temizlenmiş, direklere, binalara, ağaçlara Türk bayrakları gerilmişti. Kürtlerin, herhangi bir müdahalesine karşı önlem olarak caddeler boyunca, tüfekleri süngülü asker adeta yan yana dizilmişti.

Behçet Cemal, Şeyh Said İsyanı adındaki kitabında Diyarbakır halkının Şeyh’i görmek için sokaklara döküldüğünü yazıyor, devam ediyordu:

“En önde askeri müfreze, arkada Şeyh Said, damadı Şeyh Abdullah, Şeyh Şerif, Binbaşı Kasım ve öbür 28 asi geliyordu.”

Britanyalı yazar Lord Kinrros, Atatürk adındaki kitabında, uçaklardan şehre havai fişekler atıldığını yazıyordu.

Behçet Cemal, esirlerin at sırtında ayrı ayrı koruma altına alındığını yazıyor, devam ediyordu:

“Peşlerinden birer piyade ve süvari müfrezesi geliyordu. Askerlar, ‘Ankara’nın taşına bak’ adındaki zafer türküsünü söyleyerek, alkışlar arasında caddeden geçtiler. Hükümet Konağı önünde, kurulan tribünde üçüncü ordu müfettişi General Kazım Orbay, Kolordu Komutanı General Mürsel, Vali Mithat, İstiklal Mahkemesi heyeti oturuyordu. Askerler önünde resmi geçit yaptıktan sonra, İçkale Kapısı’nda atlarından indirilmiş olan asiler, yaya olarak hükümet binası önüne kadar yürüdüler.”

General Mürsel, muhasara sırasında Diyarbakır surlarını savunan ordunun komutanıydı. Düşmanı şimdi esir olarak önünden geçiyordu.

General Mürsel, galiplerin mağruriyetiyle O’na seslenip, hatırını, uzun yolculuğun nasıl geçtiğini soruyordu.


Yorumlar - Yorum Yaz